Bu yazdıklarım unutulacak gibi
değil ama ben yine de yazayım. Her şeyi yazarım daha doğrusu yazmak zorundayım; düşüncelerimi, yapmak zorunda
olduklarımı, yapmak istediklerimi, marketten, bakkaldan, çakkaldan
alınacakları, kafamda yazdığım hikâyeleri… Unutmayayım diye… Unuturum ben. Bu
aralar çok sık… Doktor B12’min çok düşük olduğunu söyleyene kadar durumun pek
de farkında değildim aslında. Aklımdan çıkmış, deyip geçiştiriyordum. Sonra yazmadığım
hiçbir şeyi yapmadığımı, unuttuğumu fark edince geçiştirilmemesi gereken bir
durum olduğuna kanaat getirdik hep beraber…
Aslında
avantajları da yok değil, seviyorum bile bazen bu eksikliği. Yapmak istemediğim, unutmak istediğim şeyler varsa “Benim
B12’m var ya çok üstüme gelmeyin.” diyorum.
Kendimi acındırmak gibi olmasın ama soba
yakıyorum buralarda. Burun deliklerime kadar kömürle kaplanıyorum çoğu zaman.
Kollarım dirseklere kadar, üstüm, başım kömür tozu. Her gün değiştirsem ”Kim
yıkayacak o kadar kıyafeti?” sorusunun yerini “ Hangi su yıkayacak bunları?
Sular kesilirse ne olacak?” soruları alıyor. Yatağa tozlu girerken “Allah
affetsin, inşallah çarpılmam.” diyorum bazen. Sonra halime gülüyorum. Kaloriferi,
doğalgazı olup da haline şükretmeyenler aklıma geliyor. Bir de çadırlarda soba
yakanları düşünüyorum. O zaman şükrediyorum; çünkü şükretmek zorundayım. Sobanın üstünde patlattığım kestaneler, demlediğim çaylar, ısıttığım yemekler bile kızar bana yoksa...
Yine kendimi acındırmak gibi olmasın ama sular
iplik gibi aktığı için yıkanmak haftada 1, Pazar günü oluyor; o da sobanın
üstünde su ısıtarak, dökünme suyla. Sonra okula gittiğimizde çocuklara bas bas
bağırıyoruz “Temiz olun, yıkanın.” diye. “Tamam öğretmenim.” diyorlar, ne desin
yavrular.
Düğüne
giderken bilmem kaç milyon el silah atılıyor ve ben ev taranıyor zannedip
ağlamaya başlıyorum. Ardında atılan havai fişekleri görünce durumun farkında
oluyorum. Bu duruma da alıştım tabii, her şeye olduğu gibi…
Buralarda
kız tarafında düğün yapılmaz, düğün erkeğin hakkıdır. Asıl ağlanacak konu budur
deyip kendi düğünümün sadece kız tarafında yapıldığı aklıma geliyor ve
gülüyorum istemsizce.
Buraları
özleyeceğim sanırım çünkü; buralarda daha farkında yaşıyorsun.Sevdiklerini, kaloriferi, şofbeni, sıcak suyu özlüyorsun. Kıymet
biliyorsun en önemlisi.
Paran
olduğunda alışveriş sitelerine girip alışveriş yapmak istiyorsun. Yapıyorsun.
Üstü başı yırtık, abisinin-ablasının büyük ayakkabılarını giymek zorunda kalan
çocukları, okuldan eve giderken çadır evleri gördüğünde içine öküz oturuyor.
Sorguluyor ve “Adaletin bu mu dünya?” diye sitem ediyorsun. Diyorsun sadece o kadar. Saray yavruları,
villalarla bu çadır evleri karşılaştırıyorsun. Gözünün önünde bir film/dizi
çekiliyor bikaç saniyede.
Kurulu
bir düzenin varken, buralara gelip öğrenci hayatı yaşamak zoruna gidiyor,
küfrediyorsun. “Sabır” çekip yoluna devam ediyorsun. Buralara boşuna
gelmediğinin, öğrenecek şeylerin olduğu için geldiğini anladığın anda küfürden
de vazgeçiyorsun.
“Yakınıp
dursan kendini üzecek ve yaşlandıracaksın, hiç gerek yok.” deyip küçük
şeylerden mutlu olmayı seçiyorsun. Öyle olmak zorunda. Yoksa bohem yaşamayı
seven İngilizceci gibi oluruz. Kimse bizimle konuşmaz. Arkadaşımız olmaz tamam
mı çocuklar? “Tamam öğretmenim.”
Küçücük yavruların yağmurda
çamurda sabahın köründe okula geç gelmeleri bile kızdırıyor büyükleri. En ufak
şeye bile gülebilen bu masumlara bağırıyoruz çoğu zaman. Çıldırıyoruz
anlattıklarımızı anlamadıkları zaman, yanlış yaptıkları zaman…
Eve
gelince “Bugün ne yaptım?” ı sorgulayanlar vicdanlarıyla baş başa kalıyorlar. Sorgulamayanlar,
kaldıkları yerden hayatlarına devam ediyorlar. O yavrular senin anlattıklarını
değil, onlara davranış biçimlerini hatırlayacaklar diyorum kendi kendime çünkü
ben öyle hatırlıyorum. B12 eksikliğinden değil; eminim herkes ders dışındaki
şeyleri hatırlıyordur. İşin kötü yanı bunları konuşabileceğim sadece kendim
varım sanırım. Herkesin telaşı, konuşmak istedikleri, farklı şeyler…
Telefonda
konuştuğun herkesi buraların iyi olduğuna inandırmaya çalışıyorsun. Bu şehre
bombalar henüz yağmadığı için şükrediyorsun. Sobam yanıyor, çayım sobanın
üstünde, keyfim yerinde, internetim bile var diyorsun. Yani yaşamak için villanın,
Porshe otomobilin, The Balm marka allığın, Mac rujunun, Levis kotunun, Lacoste montunun olması şart değil…
Haritadan
açıp bakıyorsun Suriye’nin hangi şehrine yakınım diye. Kilometre hesabı yapıp
şafak sayıyorsun, asker gibi. Uzaklar insana çok şey öğretiyor.
Maaş da
vermeseler çoğu kişinin buralara gelmeyeceğinden adım gibi eminim. Yazın
akreple, kışın sobayla kim uğraşır?
Sonra
bir de duygu sömürüsü yaparsın “Ben ne için geldim buralara kadar, üstelik
sevdiğim insanlardan ayrı kalarak!” dersin, acındırırsın kendini…
Sabahları
sıcacık yatağından kalkarsın, oda buz gibidir. Fonda “Ben yoruldum hayat gelme
üstüme.” çalar. Sonra o buz gibi havalarda dışarıda çalışanları düşünürsün.
Senin üstüne yağmur, kar yağmıyordur çalışırken. Şarkıyı değiştirmek zorundasındır:
“La bize her yer Angara” çalmalı uyandığında.
Demem o
ki Allah kimseye “Allığım bitiyor, şampuanım azaldı, koyu lacivert kota
ihtiyacım var…” tarzında dertlerden başka dert vermesin, amin…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder