27 Aralık 2016 Salı

Eser Miktarda B12 İçerir!


Bu yazdıklarım unutulacak gibi değil ama ben yine de yazayım. Her şeyi yazarım daha doğrusu yazmak zorundayım; düşüncelerimi, yapmak zorunda olduklarımı, yapmak istediklerimi, marketten, bakkaldan, çakkaldan alınacakları, kafamda yazdığım hikâyeleri… Unutmayayım diye… Unuturum ben. Bu aralar çok sık… Doktor B12’min çok düşük olduğunu söyleyene kadar durumun pek de farkında değildim aslında. Aklımdan çıkmış, deyip geçiştiriyordum. Sonra yazmadığım hiçbir şeyi yapmadığımı, unuttuğumu fark edince geçiştirilmemesi gereken bir durum olduğuna kanaat getirdik hep beraber…
                Aslında avantajları da yok değil, seviyorum bile bazen bu eksikliği. Yapmak istemediğim, unutmak istediğim şeyler varsa “Benim B12’m var ya çok üstüme gelmeyin.” diyorum. 
                Kendimi acındırmak gibi olmasın ama soba yakıyorum buralarda. Burun deliklerime kadar kömürle kaplanıyorum çoğu zaman. Kollarım dirseklere kadar, üstüm, başım kömür tozu. Her gün değiştirsem ”Kim yıkayacak o kadar kıyafeti?” sorusunun yerini “ Hangi su yıkayacak bunları? Sular kesilirse ne olacak?” soruları alıyor. Yatağa tozlu girerken “Allah affetsin, inşallah çarpılmam.” diyorum bazen. Sonra halime gülüyorum. Kaloriferi, doğalgazı olup da haline şükretmeyenler aklıma geliyor. Bir de çadırlarda soba yakanları düşünüyorum. O zaman şükrediyorum; çünkü şükretmek zorundayım. Sobanın üstünde patlattığım kestaneler, demlediğim çaylar, ısıttığım yemekler bile kızar bana yoksa...
                Yine kendimi acındırmak gibi olmasın ama sular iplik gibi aktığı için yıkanmak haftada 1, Pazar günü oluyor; o da sobanın üstünde su ısıtarak, dökünme suyla. Sonra okula gittiğimizde çocuklara bas bas bağırıyoruz “Temiz olun, yıkanın.” diye. “Tamam öğretmenim.” diyorlar, ne desin yavrular. 
                Düğüne giderken bilmem kaç milyon el silah atılıyor ve ben ev taranıyor zannedip ağlamaya başlıyorum. Ardında atılan havai fişekleri görünce durumun farkında oluyorum. Bu duruma da alıştım tabii, her şeye olduğu gibi…
               Buralarda kız tarafında düğün yapılmaz, düğün erkeğin hakkıdır. Asıl ağlanacak konu budur deyip kendi düğünümün sadece kız tarafında yapıldığı aklıma geliyor ve gülüyorum istemsizce.

                Buraları özleyeceğim sanırım çünkü; buralarda daha farkında yaşıyorsun.Sevdiklerini, kaloriferi, şofbeni, sıcak suyu özlüyorsun. Kıymet biliyorsun en önemlisi.
                Paran olduğunda alışveriş sitelerine girip alışveriş yapmak istiyorsun. Yapıyorsun. Üstü başı yırtık, abisinin-ablasının büyük ayakkabılarını giymek zorunda kalan çocukları, okuldan eve giderken çadır evleri gördüğünde içine öküz oturuyor. Sorguluyor ve “Adaletin bu mu dünya?” diye sitem ediyorsun. Diyorsun sadece o kadar. Saray yavruları, villalarla bu çadır evleri karşılaştırıyorsun. Gözünün önünde bir film/dizi çekiliyor bikaç saniyede.
                Kurulu bir düzenin varken, buralara gelip öğrenci hayatı yaşamak zoruna gidiyor, küfrediyorsun. “Sabır” çekip yoluna devam ediyorsun. Buralara boşuna gelmediğinin, öğrenecek şeylerin olduğu için geldiğini anladığın anda küfürden de vazgeçiyorsun.
                “Yakınıp dursan kendini üzecek ve yaşlandıracaksın, hiç gerek yok.” deyip küçük şeylerden mutlu olmayı seçiyorsun. Öyle olmak zorunda. Yoksa bohem yaşamayı seven İngilizceci gibi oluruz. Kimse bizimle konuşmaz. Arkadaşımız olmaz tamam mı çocuklar? “Tamam öğretmenim.” 
Küçücük yavruların yağmurda çamurda sabahın köründe okula geç gelmeleri bile kızdırıyor büyükleri. En ufak şeye bile gülebilen bu masumlara bağırıyoruz çoğu zaman. Çıldırıyoruz anlattıklarımızı anlamadıkları zaman, yanlış yaptıkları zaman…
                Eve gelince “Bugün ne yaptım?” ı sorgulayanlar vicdanlarıyla baş başa kalıyorlar. Sorgulamayanlar, kaldıkları yerden hayatlarına devam ediyorlar. O yavrular senin anlattıklarını değil, onlara davranış biçimlerini hatırlayacaklar diyorum kendi kendime çünkü ben öyle hatırlıyorum. B12 eksikliğinden değil; eminim herkes ders dışındaki şeyleri hatırlıyordur. İşin kötü yanı bunları konuşabileceğim sadece kendim varım sanırım. Herkesin telaşı, konuşmak istedikleri, farklı şeyler…
                Telefonda konuştuğun herkesi buraların iyi olduğuna inandırmaya çalışıyorsun. Bu şehre bombalar henüz yağmadığı için şükrediyorsun. Sobam yanıyor, çayım sobanın üstünde, keyfim yerinde, internetim bile var diyorsun. Yani yaşamak için villanın, Porshe otomobilin, The Balm marka allığın, Mac rujunun, Levis  kotunun, Lacoste montunun olması şart değil…
                Haritadan açıp bakıyorsun Suriye’nin hangi şehrine yakınım diye. Kilometre hesabı yapıp şafak sayıyorsun, asker gibi. Uzaklar insana çok şey öğretiyor.
                Maaş da vermeseler çoğu kişinin buralara gelmeyeceğinden adım gibi eminim. Yazın akreple, kışın sobayla kim uğraşır?
                Sonra bir de duygu sömürüsü yaparsın “Ben ne için geldim buralara kadar, üstelik sevdiğim insanlardan ayrı kalarak!” dersin, acındırırsın kendini…
                Sabahları sıcacık yatağından kalkarsın, oda buz gibidir. Fonda “Ben yoruldum hayat gelme üstüme.” çalar. Sonra o buz gibi havalarda dışarıda çalışanları düşünürsün. Senin üstüne yağmur, kar yağmıyordur çalışırken. Şarkıyı değiştirmek zorundasındır: “La bize her yer Angara” çalmalı uyandığında.
                Demem o ki Allah kimseye “Allığım bitiyor, şampuanım azaldı, koyu lacivert kota ihtiyacım var…” tarzında dertlerden başka dert vermesin, amin…
 
               
               
               

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder