5 Ekim 2016 Çarşamba

Yabancı


“Yabancı” sözcüğü her ne kadar yafta gibi görünse de 29 ağustostan bu yana kendini yabancı hissettiğim doğrudur. Kendime, Güneydoğu Anadolu coğrafyasına, buraların kültürüne, insanına… Onlar değil, ben yabancıyım buralarda. Her halimden belli oluyor yabancı olduğum. Buralarda yabancı olan herkese “Hocam” diye hitap ediyorlar; çünkü burada herkes birbirini tanıyor. Yabancı biri varsa kesin “hoca”dır.

İki elinde ve sırtında çocuklarıyla kadife, taşlı elbiseleri, taşlı lacivert eşarplarıyla yolda karşılaştığımız kadınlar; kot pantolonlu, tshirtlü, güneş gözlüklü, ojeli tırnaklı, rujlu kadın görünce baştan aşağı süzerler tabii. Acaba ne düşünüyorlardır? diye düşünürüm ben de. Bu yaşına gelmiş çoluksuz, çocuksuz tek başına geziyor, derler belki. Belki de kıyafetime bakıp giydiklerimin günah olduğunu düşünüyorlardır. Bilemem; ama iletişim kurabilsek belki anlaşırız, hatta iyi arkadaş bile olabiliriz diye düşünüyorum ben de hep. İletişim konusunu açmışken, burada herkes Arapça konuşuyor. Biz yabancı hocalarla diyalog halinde olan esnaf dışında Türkçe konuşana rastlamadım. Bu durumu öyle kanıksadım ki Türkçe konuşan biri duyduğumda dönüp bakıyorum. Benden birilerini arıyorum nedense hep. Memleketinin plakasını görünce mutlu oluyorsun buralarda…

Sorun batı-doğu farklılığı da değil aslında. Aynı memleketten olup da anlaşamadığımız insanlar olmadı mı hiç, elbette oldu. Sorun da yok aslında. Her zaman yaptığımı yapıyorum. Ele alınacak bir konu belirleyip kendimle konuşuyorum. İçsel konuşmalarımı yazıyla dışa vuruyorum. Her zaman yaptığım gibi. Seviyorum yazmayı, liseden beri… Konuşarak bunları söyleyemem belki de; o yüzden yazmak hep daha kolay gelir bana. Günümüzde lastiği gevşemiş ağızların sayısı epey fazla; ama ben de tam tersi bir karakterim. Dinlerim çoğu zaman, anlamaya çalışırım onları. Dinlemeyi de severim; farklı bakış açıları görmeyi. En çok yazmayı severim, sonra dinlemeyi, sonra konuşmayı. Konuşma dilinde göstermediğim performansı, yazı dilinde gevezelik mertebesine taşırım.

Aslına bakarsan gittiğin her yere uyum sağlıyorsun, alışıyorsun zamanla. Başlarda garipsediğin ne varsa o kadar tanıdık geliyor ki bir süre sonra bazen silkeleniyorsun farkına vardığında. Beyaz, kefeni andıran, uzun elbise giyen, başına poşu bağlayan adamlar hiç ilginç gelmiyor sana. Zamanla anlıyorsun ki adamlar gayet mantıklı hareket ediyor ve kendilerini terletmeyecek kumaşlar seçiyorlar. Kadınlar da öyle. Burada Arapça’da eylemlerin cinsiyete göre ayrıldığını da öğreniyorsun mesela. Garipsiyorsun evet; ama kabulleniyorsun; çünkü “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” sözüne de inanmıyorum, değişmeyen şeyler var kesinlikle değişimden başka…

Türkçe konuşmamalarına ne sinirlenirdim. Şimdi Türkçe konuşan birini gördüğümde dönüp bakıyorum ne diyor diye. Çok değil 2 ayda alıştım buralara. Şu da bi gerçek onlar da bana alıştılar. Selam veriyoruz bazen kadınlarla birbirimize. Çocuklar el sallıyorlar her gün eve dönerken. “Ablaaaa, teyzeeee bay bay.” diyorlar. “Bana teyze, teyze dediler.” tribinin yanından sıyırdı geçti yaparak geçip gidiyorum ben de. El salladığımı, gülümsediğimi gördüklerinde nasıl mutlu oluyorlar. İşte sadece bu olaydan yazılacak bir sürü şey çıkar, onlar da başka zamana kalsın…

En büyük günahın çocuk kalbi kırmak olduğunu, en büyük sevabın da çocuk mutlu etmek olduğunu düşünürüm.

Günler birbirini kovalarken birbirimize olan yabancılığımız flulaşıyor. Önemli olan kendimize yabancılaşmayalım, der kapatırım perdeyi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder