“Yabancı” sözcüğü her ne kadar yafta gibi görünse de
29 ağustostan bu yana kendini yabancı hissettiğim doğrudur. Kendime, Güneydoğu
Anadolu coğrafyasına, buraların kültürüne, insanına… Onlar değil, ben
yabancıyım buralarda. Her halimden belli oluyor yabancı olduğum. Buralarda
yabancı olan herkese “Hocam” diye hitap ediyorlar; çünkü burada herkes
birbirini tanıyor. Yabancı biri varsa kesin “hoca”dır.
İki elinde ve sırtında çocuklarıyla kadife, taşlı
elbiseleri, taşlı lacivert eşarplarıyla yolda karşılaştığımız kadınlar; kot
pantolonlu, tshirtlü, güneş gözlüklü, ojeli tırnaklı, rujlu kadın görünce
baştan aşağı süzerler tabii. Acaba ne düşünüyorlardır? diye düşünürüm ben de.
Bu yaşına gelmiş çoluksuz, çocuksuz tek başına geziyor, derler belki. Belki de
kıyafetime bakıp giydiklerimin günah olduğunu düşünüyorlardır. Bilemem; ama
iletişim kurabilsek belki anlaşırız, hatta iyi arkadaş bile olabiliriz diye
düşünüyorum ben de hep. İletişim konusunu açmışken, burada herkes Arapça
konuşuyor. Biz yabancı hocalarla diyalog halinde olan esnaf dışında Türkçe
konuşana rastlamadım. Bu durumu öyle kanıksadım ki Türkçe konuşan biri
duyduğumda dönüp bakıyorum. Benden birilerini arıyorum nedense hep.
Memleketinin plakasını görünce mutlu oluyorsun buralarda…
Sorun batı-doğu farklılığı da değil aslında. Aynı
memleketten olup da anlaşamadığımız insanlar olmadı mı hiç, elbette oldu. Sorun
da yok aslında. Her zaman yaptığımı yapıyorum. Ele alınacak bir konu belirleyip
kendimle konuşuyorum. İçsel konuşmalarımı yazıyla dışa vuruyorum. Her zaman
yaptığım gibi. Seviyorum yazmayı, liseden beri… Konuşarak bunları söyleyemem
belki de; o yüzden yazmak hep daha kolay gelir bana. Günümüzde lastiği gevşemiş
ağızların sayısı epey fazla; ama ben de tam tersi bir karakterim. Dinlerim çoğu
zaman, anlamaya çalışırım onları. Dinlemeyi de severim; farklı bakış açıları
görmeyi. En çok yazmayı severim, sonra dinlemeyi, sonra konuşmayı. Konuşma
dilinde göstermediğim performansı, yazı dilinde gevezelik mertebesine taşırım.
Aslına bakarsan gittiğin her yere uyum sağlıyorsun,
alışıyorsun zamanla. Başlarda garipsediğin ne varsa o kadar tanıdık geliyor ki
bir süre sonra bazen silkeleniyorsun farkına vardığında. Beyaz, kefeni andıran,
uzun elbise giyen, başına poşu bağlayan adamlar hiç ilginç gelmiyor sana. Zamanla
anlıyorsun ki adamlar gayet mantıklı hareket ediyor ve kendilerini
terletmeyecek kumaşlar seçiyorlar. Kadınlar da öyle. Burada Arapça’da
eylemlerin cinsiyete göre ayrıldığını da öğreniyorsun mesela. Garipsiyorsun
evet; ama kabulleniyorsun; çünkü “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.”
sözüne de inanmıyorum, değişmeyen şeyler var kesinlikle değişimden başka…
Türkçe konuşmamalarına ne sinirlenirdim. Şimdi
Türkçe konuşan birini gördüğümde dönüp bakıyorum ne diyor diye. Çok değil 2
ayda alıştım buralara. Şu da bi gerçek onlar da bana alıştılar. Selam veriyoruz
bazen kadınlarla birbirimize. Çocuklar el sallıyorlar her gün eve dönerken.
“Ablaaaa, teyzeeee bay bay.” diyorlar. “Bana teyze, teyze dediler.” tribinin
yanından sıyırdı geçti yaparak geçip gidiyorum ben de. El salladığımı,
gülümsediğimi gördüklerinde nasıl mutlu oluyorlar. İşte sadece bu olaydan yazılacak
bir sürü şey çıkar, onlar da başka zamana kalsın…
En büyük günahın çocuk kalbi kırmak olduğunu, en
büyük sevabın da çocuk mutlu etmek olduğunu düşünürüm.
Günler birbirini kovalarken birbirimize olan
yabancılığımız flulaşıyor. Önemli olan kendimize yabancılaşmayalım, der
kapatırım perdeyi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder